Beni Kör Kuyularda

Beni Kör Kuyularda , Hasan Ali Toptaş - Fiyatı & Satın Al | idefix

BENİ KÖR KUYULARDA

HASAN ALİ TOPTAŞ

Editör: Mehmet Sait Aydın

Kapaktaki Fotoğraf: Nuri Bilge Ceylan

Kapak Tasarımı: Emir Tali

Sayfa Tasarımı: Muzaffer Aysu

Everest Yayınları/ Kasım 2019

Birinci Baskı

“Bahriye elini uzatıp kızının saçlarına dokundu o vakit. Şefkatle okşayacaktı sözde, kızının içinde kopan fırtınaları yatıştıracaktı ama el saçlarına temas eder etmez dayanamadı Güldiyar, birden ağlamaya başladı. Ağlayınca da gözlerinden yaş yerine, yaş büyüklüğünde taşlar döküldü, ıslak ıslak ortalığa saçıldılar.” (S: 18)

 İnsanın yaşadığı ev, insanın  kuyusu olur mu? Kör bir kuyu olmuştu Güldiyar’ın baba ocağı. Merdivensiz, susuz, tutunacak tek bir taş bile bırakılmayan, dipsiz bir kuyu... Kuyudan öte, mümkünlerden de öte, imkansız bir uçurum belki de, sonu bir türlü gelmeyen. Kuyuya itilen  Güldiyar ve Güldiyar’ın ailesi. Annesi Bahriye, babası Muzaffer ve dört yıldır haber alamadıkları ağabeyi Hüseyin’in öyküsü. Ağlayınca gözlerinden taşlar dökülen Güldiyar’ın öyküsü.

Başkalarının çektiği acılardan ve çaresizliğinden haz alan ve  o hazzın keyfini süren,  bir türlü  seyre doyamayan, seyrettikçe sayıları çoğalan insanların öyküsü.

Seyrettikçe daha da acımasızlaşan, daha da duyarsızlaşan insanların öyküsü. “Yok artık! Bu kadarı mümkün değil! “ diye diye okuyacağınız acımasız bir seyrin öyküsü.

Güldiyar sustukça  küçülürken,seyredenlerin daha çok konuştuğu, konuşanların çoğaldığı, konuşanların çoğaldıkça büyüdüğü kuyuyu seyreden konukların öyküsü.  

Kitabı okurken Güldiyar’ı görüyordum sanki ve bir şeyler yapmak için çırpındım, çıkıp gitmek, koşup varmak gerçekten orada olmak ve elimden geleni yapmak istedim. Duyarsızlığın ve bencilliğin bu kadarına insan yüreği nasıl dayanırdı? Kalabalığın içinde bir tek insanın bile elinden bir şey  gelmiyor olmasına inanamıyorsunuz. Kimsenin bir şey yapmamasına, bir tek çözüm yolu bulamayışına, hatta çözüm bulmayı aklından bile geçirmeyişine tahammül edemiyorsunuz. Çözülürse, çare olunursa, acı biterse  seyir de biterdi çünkü!

 “Bu kadarı mümkün değil!” diyorsunuz okurken.

Bencil ve düşüncesizce bir keyfiyet ancak bu kadar güzel ve etkileyici sunulabilirmiş. Kitap, okuru öylesine içine çekiyor ki; Güldiyar’ın gözyaşlarının taş olmasına daha kolay  inanıyor ve işte bu kadar mümkünsüzün içinde -taş olup akan gözyaşları için-  “Bu mümkün olabilir!” diyesiniz geliyor.

Yüreğinizi ve vicdanınızı nereye koyacağınızı bilemeden okuyorsunuz. 

Kitap bittiğinde, altında ne olduğu belirsiz, garip, tuhaf bir boşlukta sallanıyorsunuz tıpkı Güldiyar gibi…

 Bazıları niye bu kadar yalnızdı? Niye bu kadar çaresiz ve kimliksiz bırakılmıştı? Bazı insanlar, nasıl bu kadar garip?  Ve bazıları niye bu kadar kötüydü? Neydi bunca merhametsizlik! Neydi bu bencillik? Daha da önemlisi nereye kadardı? Bencillik  denen şey bulaşıcı mıydı mesela?

Ve son sayfaya düştüğüm  not ise şu oldu:

Bana ait olmayan, benim canımı yakmayan, beni acıtmayan acı,  acı değildi. Çaresiz bırakılan, kimsesiz ve kimliksiz bırakılan ben değilsem eğer bu kavramların sözünü etmeye gerek bile yoktu. Ağlayan ben değilsem eğer keyifle yaşamak için ne çok sebep ne çok gerekçe, ne çok seyir ve  ne çok bahane vardı şu kocaman dünyada. Diğer yanda ise; dünyası,  bir yer minderi kadar bırakılan canlar vardı. Güldiyar’ın dünyası gibi…

Kelimelerin dansı gibiydi . Çekici ve büyülü bir dans gibi. Ne dans ne de ezgi duruyordu...

Güldiyar söyleneni işitmiş olmalı ki, hafifçe sallandı olduğu yerde. Onunla birlikte, o an yeryüzünün çeşitli köşelerinde irili ufaklı milyonlarca gül de sallandı hiç kuşkusuz aynı şekilde; alı boyuna, boyu alına vurmuş milyonlarca gelincik, olgunundan hamına milyonlarca başak, envai çeşit milyonlarca ot, milyonlarca hayvan ve insan da sallandı. Hatta bu hareketlerin hepsi gelip Güldiyar’ın hareketinde toplandı bir an için, orada sisli bir derinlik oluşturduktan sonra da kendi yerlerine hızla geri döndüler ama Bahriye onları fark etmedi hiç, o kızının narin bir dal gibi sallandığını gördü sadece.”